Büyük Ortadoğu Projesi: 21. Yüzyılın Emperyalist Projesi
Üniversitede siyaset bilimi ya da uluslararası ilişkiler okumuyor olabilirsiniz ama Türkiye’de yaşayan biriyseniz “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) kavramını mutlaka duymuşsunuzdur. Ne zaman Ortadoğu’da bir ülke karışsa, ne zaman bir devlet parçalanma noktasına gelse, bu proje yeniden gündeme gelir. Asıl garip olan ise, Türkiye’deki birçok siyasetçinin bu konu hakkında ya hiç konuşmaması ya da üstü kapalı geçiştirmesidir.
Bence bu suskunluk tesadüf değil. Çünkü BOP, doğrudan ulusların kaderine müdahale eden, sınırları, yönetimleri ve toplum yapıları yeniden şekillendirmeyi hedefleyen bir projedir. Böyle bir konuda susmak, en hafif tabiriyle milli iradeye ve bağımsızlık anlayışına aykırıdır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün “Tam bağımsızlık, siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel bağımsızlıkla mümkündür” sözü bugün hâlâ geçerliliğini koruyor. Atatürk’ün bağımsızlık anlayışı, başka devletlerin çizdiği projelere uyum sağlamak değil; kendi yolunu, kendi halkının iradesiyle çizmektir. BOP gibi dış merkezli projeler ise tam tersine, bölge ülkelerini “yönetilebilir” ve “kontrol edilebilir” hale getirmeyi amaçlar.
BOP’un etkilerini Ortadoğu’da net şekilde gördük. Irak’ın işgaliyle başlayan süreç, Libya, Suriye ve Lübnan gibi ülkelerde derin siyasi ve toplumsal çatlaklar yarattı. Özellikle Lübnan, mezhepsel ve etnik fay hatları üzerinden parçalanmış bir yapıya sürüklendi. Devlet otoritesi zayıfladı, halk yoksullaştı, ülke sürekli dış müdahalelere açık hale geldi. Bu tablo bana göre “istikrar” değil, tam anlamıyla kontrollü kaostur.
İran meselesi de bu denklemin önemli bir parçası. İran’ın sürekli hedef haline getirilmesi, yaptırımlar ve bölgesel gerilimler, Ortadoğu’daki güç dengesini daha da kırılgan hale getiriyor. Bir ülkede kriz derinleştikçe, başka ülkeler de dolaylı olarak etkileniyor. Yani bu ateş, sadece yandığı yeri yakmıyor.
Türkiye’ye gelirsek… Evet, Türkiye Irak ya da Suriye gibi doğrudan parçalanmadı. Ama bu, hiç etkilenmediğimiz anlamına gelmiyor. Terör sorunu, göç dalgaları, ekonomik baskılar ve sürekli “istikrarsızlık tehdidi” ile yaşamak zorunda kalmamız bence bu sürecin dolaylı sonuçlarıdır. Türkiye’nin güçlü devlet geleneği ve toplumsal direnci, daha büyük bir kaosu engelledi; ama bedelsiz olmadı.
Bu noktada ABD’nin Ortadoğu politikalarını ve İsrail devletinin bölgedeki stratejik çıkarlarını da konuşmak gerekir. Burada özellikle altını çizmek istiyorum: Bu bir din ya da halk meselesi değil, tamamen devlet politikaları, askeri-stratejik çıkarlar ve lobilerle ilgilidir. Hiçbir halk, yöneticilerinin aldığı kararlarla özdeşleştirilemez. Ancak ABD’nin ve İsrail’in bölgedeki bazı iş birlikleri, Ortadoğu’yu daha demokratik değil, daha kırılgan hale getirdi.
Türkiye’de bağımsızlık meselesini yalnızca Kurtuluş Savaşı ile sınırlayanlar var. Oysa bağımsızlık sadece geçmişte kazanılmış bir zafer değil, sürekli korunması gereken bir duruştur.
Sonuç olarak BOP, bana göre Ortadoğu’ya barış değil; sınırları belirsiz, geleceği karanlık bir düzen dayattı. Türkiye’nin bu süreçte yapması gereken şey susmak değil, Atatürk’ün çizdiği bağımsızlık çizgisini hatırlamak ve milli iradeyi her türlü dış projeden üstün tutmaktır. Çünkü bir ülke, kaderini başkalarının masasındaki haritalara bıraktığı anda, geleceğini de kaybetmeye başlar.