04.17: Bir Saatten Daha Fazlası
04.17 sadece basit bir saat değil, bu saatin çok özel bir anlamı var. Bu saat; insan canını hiçe sayan sistemin, kârını sırf iki kuruş artırmak için çimentoya deniz kumu karıştıranların, dükkânda iki metrekare fazla alan olacak diye kolonların kesildiği yapıların ve bütün bu hukuksuzlukların bedelini canıyla ödeyen on binlerin "duyulamayan" çığlıklarının anıdır.
Diyebilirsiniz ki: "Canım, belediyeler hepsine nasıl yetişecek?" Mesele, yönetmeliğe uygun bina yapmayanların verdiği sus payıyla belediyelerin sessiz kalmalarıdır. Şimdi ise göz göre göre büyük Marmara Depremi yaklaşırken, Sanayimizin çok büyük bir kısmı Marmara Bölgesi'nde toplanmışken ve en kalabalık şehrimiz hâlâ İstanbul iken daha uzun bir süre bu yazıları yazmaya ve sesimizi duyurmaya çalışmaya devam edeceğiz. Dileğim; başta deprem bölgemiz olmak üzere tüm ülkemizde depreme dayanıklı binaların yapılması, toplanma alanlarının çoğalması, sığınakların da gerçekten bir sığınak olarak kullanılmasıdır.
Bir şeyi fark ettiniz mi bilmiyorum; bütün ülkemiz tektonik hareketliliğin en üst düzeyde olduğu bir coğrafyada iken bizler 1999'da, merkez üssü Gölcük olan bir felaket daha yaşadık. Yaklaşık 20.000 canımızı kaybetmemizin yanı sıra yaklaşık 50.000 kişi de yaralandı. Bundan 24 yıl sonrasına, 2023 yılına geldiğimizde ise yaklaşık 55.000 canımızı yitirirken 110.000'e yakın kişi yaralandı. Aradan geçen 24 yılda teknolojinin istisnasız her alanda bu denli gelişmesine karşın inşaat firmalarının hatalarından ders almadığını, yerel yönetimlerin ise bunun karşısında duyarsızlığını bir kez daha görmüş oluyoruz. Bunun yanı sıra neredeyse hiçbirimiz ailemize, arkadaşlarımıza, eşimize, dostumuza, yakınımıza ulaşamadık. İletişim şirketlerine ödenen faturalar ve verdiğimiz vergiler sonucunda alınan milyarlarca lira karşılığında bize sadece "Umarım başına bir şey gelmemiştir." demek ve dua etmek düşüyor.
Tabii telekomünikasyon şirketlerinin bu berbat işleyişi yüzünden sadece bizim sevdiklerimize ulaşma şansımızın olmaması bir yana, enkaz alanında çalışan arama kurtarma personelinin organize olması da imkânsız hâle geliyor. Çünkü milyarlarca lira kazandırdığımız telekomünikasyon şirketleri en gerekli anlarda her zaman olduğu gibi bizi iletişimden mahrum bıraktı. Kendinizi arama kurtarma ekibinde bir personel olarak düşünün; iletişim için telsizleri kullanmanız gerek ama yardım çağrılarını duymak için de çok fazla ses çıkarmamanız gerek. Ayrıca hızlı davranmanız gerek çünkü geçen her saniye, enkaz altındaki insanların ölüme bir adım daha yaklaşması demek. Hızlı davranabilmek için enkazın hızlı bir şekilde kaldırılması gerekir, değil mi? Ama bilin bakalım ne eksik: Ağır iş makinesi sayısı ve AFAD ekiplerinin uygun koşullarda çalışamaması. İlginçtir ki insanlar şehir dışından deprem bölgelerine yetişebilirken AFAD ve ağır iş makineleri yetişedi. Gerçek anlamda bir mucize ile şanslı olan insanlar ise ancak 8-10 gün sonra çıkabildiler.
Bu kasvetli yazının içerisinde kurtarıcı bir melek gibi imdadımıza yetişen gönüllü madenci emekçilerimizi unutmamalıyız. Tahmin edebileceğiniz üzere iş makineleri enkazın her yerine giremiyor; işte bu durumda madencilerimiz devreye giriyordu. Kendi emekleri ile koordine olup bize yardım eli uzatan ve birçok kişiye hayat suyu olan emekçilerimiz de olmayan yolları aşarak halkımızın yardımına elinden geldiğince koşup yardım eli uzattı. Tabii bu güzel vatanın her köşesine anında yetişen askerlerimizin sahaya 3 gün sonra sürüldüğünü de unutmamak gerek. Ne yani, ölen 1 kişi bile olsa canın kıymeti yok mu? Neden 3 gün gecikildi? Peki, bu 3 günde nice canları kaybettik, bir düşünün. Bu emri askerlerimize vermek neden 3 gün sürdü? Aynı zamanda askerlerimizin arama-kurtarma çalışmalarında ne kadar kıymetli ve değerli olduğunu hepimiz biliyorken bu gecikmenin sebebini didiklemek gereklidir.
Kendinize şunu demiş olabilirsiniz: “Personel yetersiz değil, yıkım çoktu.” Evet, belki de haklısınız ama ben de size şunu sormak isterim: “Yıkımın çok olması mı yoksa neredeyse hiç olmaması mı gerekirdi?” Sanırım asıl meselenin yıkımın çok olması değil, olmaması gerekirken olması olduğunu yeterince açık bir şekilde ifade edebilmişimdir. Eğer ki yetkili merciler görevini layıkıyla yerine getirseydi ne bu acıları yaşardık ne de acımız bu derece büyük olurdu. Sürecin daha doğru yönetilmesinin büyük oranda personelin elinde bulunmadığını, onlarında emir kulu olduğunu unutmamak gerekir.
Bizler artık "Acaba durum ne kadar kötü?" diye düşünmeyi, her depremde sevdiklerimizin “Acaba başına bir şey gelmiş midir?” diyerek korkmayı ve belki de en önemlisi ölmeyi istemiyoruz. Deprem ülkemizin bir gerçeği iken ve belli düzeyde çözümleri mevcutken ülkemizin deprem yüzünden bu kadar hasar almasını kabul etmemeliyiz. Bizler Türk gençliği olarak bu duruma çözümler bulmak için çok çalışacağız. Bizler geleceğin mühendisleri, mimarları, şehir plancıları ve o binaları sağlam inşa eden işçileri olacağız. Belediyelerin rant kapısına dönüşmesi ve bir hizmet alanından çok holding gibi yönetilmesi sonucu yitirdiğimiz her bir canımıza; yetim kalan her bir çocuğumuza; kendi ve bebeği için yardım beklerken "Artık gelmenize gerek yok, bebeğim öldü zaten." diyen annemize; "Ben bu bisküvileri çocuklarım için almıştım, boğazımdan geçmez." diyen babamıza; "Kardeşimi güç bela kurtardım ama aileme ulaşamadım." diyen kardeşimize ve daha nicelerimize Türk gençliği olarak sözümüz olsun: Sizi bir gün, hatta bir saniye bile unutmadık ve unutmayacağız!
6 Şubat depreminde kaybedilen her bir parçamız için Allah'tan rahmet, sevenleri için başsağlığı ve sabır diliyor; böyle bir facianın bir daha yaşanmaması için yetkili mecraların işlerini layıkıyla yapmasını ve yaralarımızın bir an önce sarılmasını temenni ediyorum.